Reklam
Reklamı kapat
Reklam
Reklamı kapat
Kahramanmaraş Ede Ajans – Yerelden Dünyaya Haber Siteniz

BU DÜNYA BİZİM MEMLEKETİMİZ

‘Tek bir soru: ‘Hemşehrim memleket nire?’ Bu dünya benim memleket Hayır anlamadın, hemşehrim esas memleket nire? Bu dünya benim memleket.’ (Barış Manço – Hemşehrim Memleket Nire?) ‘1 yıl’ diye tabir ettiğimiz zaman dilimi Dünya’nın Güneş etrafındaki tek turluk dönüşünün süresidir. Örneğin; 100 yıl dediğimizde, kastettiğimiz şey aslında Dünya’nın Güneş etrafındaki 100 defa dönüş süresidir. Veya […]

BU DÜNYA BİZİM MEMLEKETİMİZ
12 Şubat 2017 - 0:20 'de eklendi ve 1830 kez görüntülendi.

‘Tek bir soru: ‘Hemşehrim memleket nire?’

Bu dünya benim memleket

Hayır anlamadın, hemşehrim esas memleket nire?

Bu dünya benim memleket.’ (Barış Manço – Hemşehrim Memleket Nire?)

‘1 yıl’ diye tabir ettiğimiz zaman dilimi Dünya’nın Güneş etrafındaki tek turluk dönüşünün süresidir. Örneğin; 100 yıl dediğimizde, kastettiğimiz şey aslında Dünya’nın Güneş etrafındaki 100 defa dönüş süresidir. Veya kendi yaşınız siz dünyaya geldiğinizden bu yana Dünya’nın kaç defa Güneş etrafında döndüğünün göstergesidir. Bu söylemler ve dolayısıyla ‘zaman’ kavramı insanların algılarına bağlı olarak geliştirdikleri bir olgudur. Normalde uzayda ‘zaman’ diye bir kavram yoktur. Evren genişlemeye, kâinattaki her şey ise belirli yörüngelerde dönmeye ve hareketlerini sürdürmeye devam etmektedir.

Ve Kahramanmaraş da bundan tam 97 yıl önce yani Dünya’nın Güneş’in etrafında 97 kez dönüşünden önce kurtulmuştu: 12 Şubat 1920’de…

Zamanı neden bu şekilde ifade ettiğime gelince; sizlerin de takdir edeceği gibi ‘bundan tam 97 yıl önce’ demek kulağa ‘Dünya 97 defa dönmeden önce’ demekten daha ihtişamlı ve büyük geliyor. İlla 97 değil, 1 dönüş yerine ‘1 yıl’ derseniz de durum aynı. Sanki 97 yıl yani yaklaşık 1 asır gerçekten çok büyük bir zaman dilimi gibi. Evet, bir insanın ortalama hayat süresini 60 yıl kabul ettiğimizde gerçekten uzun bir zaman dilimi gibi duruyor fakat dünyadaki kötülüğün, zulmün yaşlanmadığını, hâlâ dünyada kendilerinden ve kendi zihniyetindeki canlılardan başka canlıları ‘canlı’ olarak görmeyi beceremeyip onların özgürlüğüne, namusuna, vatanına, hayatına göz dikme cüretini gösteren zihniyetlerin ayakta kaldığını görünce geçen 97 yılın pek de büyük olmadığını fark ediyorsunuz. İşte o zaman değil 97 yıl, 9 bin 700 yıl geçse de dünyada değişen şeylerin sadece araç-gereçler ve kıyafetler olduğunu anlayıp daha büyük gibi duran ‘şu kadar koca yıl’ yerine ‘Dünya’nın şu kadar kez dönüşü’ demek istiyorsunuz, ister istemez.

Çünkü –her ne kadar bizim algımızda var olsa da- zaman değiştikçe insanlık daha iyiye gidip dünya daha güzel bir yer haline gelmiyor. Medeniyetler ve teknoloji ilerliyor fakat sanki öyle olması zorunluymuş gibi ‘insanlık’ denilen şey de ters orantılı şekilde geriliyor. Böylece dünya sürekli bir kısır döngünün pençesine mahkûm oluyor. Her çağda ve her yerde mutlaka kötüler oluyor. Firavunlar ölse de ‘Firavunluk’ yaşamaya devam ediyor.

Fakat bunca şeye rağmen unutulmaması gereken çok önemli bir şey daha var. Nasıl ki Dünya’nın Güneş etrafındaki dönüşü 1 yılı oluşturuyorsa, kendi etrafındaki dönüşü de gece ve gündüzü; bir başka ifade ile 1 günü oluşturuyor. Yani her karanlık gecenin ardından muhakkak bir gündüz geliyor, Güneş doğuyor. Hatta coğrafya bilgimizden hareketle de diyebiliriz ki, gecenin en soğuk ve en karanlık anından hemen bir an sonra Güneş yeryüzüne gülümsüyor ve onu ışığıyla aydınlatıp, sıcaklığıyla ısıtıyor. Ve biraz düşününce de bütün bunların ardında da bir mesaj olduğunu, bütün bu sistemi yoktan var eden ‘Tasarımcı’nın size bir şeyler hatırlatmak istediğini hissediyorsunuz. Bize demek istiyor ki; ne kadar karanlığa düşerseniz düşün, ne kadar kendinizi çaresiz hissederseniz hissedin, ne kadar üşürseniz ve içinizi ısıtacak bir ateşin varlığından yoksun kalırsanız kalın, mutlaka ama mutlaka bir Güneş doğup sizi içinde bulunduğunuz karanlıktan ve soğuktan kurtaracak. Hatta belki de kör karanlıkta donduğunuzu hissettiğiniz ve hiçbir çarenin olmadığını düşündüğünüz anda. Bu hem bireysel hem de toplumsal anlamda geçerli. Yeter ki kalbinizi temiz tutun ve inancınızı asla yitirmeyip inandığınız değerler için umutla mücadele edin.

Maraş halkı da, 97 yıl önce ya da Dünya’nın 97 kez dönmesinden evvel karanlığın ve soğuğun belki de en koyusuna mahkûm olmuştu. Fakat umudunu yitirmeyip inandığı şeyler için mücadele ederek, doğan Güneş’le yeniden aydınlık günlere kavuştu.

Ben bu dünyaya 21 dönüş evvel geldim. Ve ben gelmeden 76 dönüş evvel gerçekleşen bu değerli ve kutlu mücadeleyi her Kahramanmaraşlı gibi birçok defa dinledim, araştırdım ve okudum. Tabiri caizse o günleri hissetmeye ve yaşamaya çalıştım. Böylesine güzel bir geçmişe sahip bir şehirde dünyaya geldiğim için bir kez daha mutlu oldum. Ve adı anılsın ya da anılmasın, o mücadelede emeği olan herkesi bir kez daha rahmetle anıp onlara bir kez daha teşekkür etmeyi bir borç bildim.

Davulu konuşturduğu halde, davul dolusu altın pahasına da olsa özgürlük düşmanları için davul çalmayı kabul etmeyen Abdal Halil Ağa’dan, kalesinde bayrak dalgalanmadığı için Cuma Namazı kıldırmayıp bir komutan edasıyla halkı kendilerini vatansız bırakmak isteyenlere karşı motive eden Rıdvan Hoca’ya; vatan söz konusu olduğunda kadın-erkek, yaşlı-genç gibi sınıflandırmaların önemini yitirdiğini bir kez daha gösteren Senem Ayşe’den, sadece biyolojik olarak insan denebilecek, kendi zihniyetleri dışındaki insanlara saygı duymayı beceremeyen ve bununla da kalmayıp onları kendileri gibi yapmaya zorlayarak onların değerlerine el uzatanların gövdesini indiren Sütçü İmam’a kadar, adını bilip zikrettiğimiz ve adını dahi bilmediğimiz Maraş’ı ‘Kahraman’ yapan isimsiz kahramanların hepsine de teşekkür ediyorum. Allah rahmet etsin…

Bu yazı Kahramanmaraş’ın düşman işgalinden kurtuluşunun 97. yıldönümü vesilesiyle yazıldı. Ben de 12 Şubat özelinden yola çıkarak insanlık, özgürlük ve düşünmeyle ilgili birkaç şey söylemek istiyorum. Daha önce de belirttiğim gibi, tarih kısır bir döngüden yani tekerrürden ibarettir. Aktörler değişse de genelde olaylar aynıdır.

 Son zamanlarda ülkemizde ve dünyada yaşanan olaylara baktığınızda da bunun böyle olduğunu bir kez daha göreceksiniz. Kötülük ve kötüler Kıyamet’e kadar var olmaya devam edecektir. Ancak bilim insanı rahmetli Albert Einstein’ın da dediği gibi; ‘Dünya kötüler yüzünden değil, kötülüğe seyirci kalıp onlara ses çıkarmayanlar yüzünden tehlikeli bir yerdir.’ Zaten herkes ve her şey iyi olsaydı iyiliğin hiçbir anlamı da olmazdı. O zaman iyiliği isteyerek seçmiş değil onu mecburen yapmış olurduk. Oysa ki, aydınlık karanlığın, sıcak soğuğun ve iyilik de kötülüğün varlığında anlamlı ve değerlidir. Hava her zaman güzel olsaydı insanlar; ‘Bugün hava çok güzel, hadi çıkıp biraz gezelim’ diye bir cümle kuramazdı. Çünkü bu olağan bir şey olmuş olurdu. Bizim de inanmamız ve söylememiz gereken şey, ‘dünyada her şey güzel ve iyi olacak’ değil, ‘evet, dünyada kötülük de var olacak fakat onların varlığı bizi yıldırmayacak aksine bizi hırslandırıp her daim iyiyi ve iyiliği seçmemizi sağlayacak’ olmalıdır. Diğer görüş gerçekçilikten uzak sahte bir söylem olur. İnsanı insan yapan yetenekleri veya zekâsı değil seçimleridir.

Yazıya bir şarkının nakarat bölümü ile başladık. Bu şarkının ismi ‘Hemşehrim Memleket Nire’ ve şarkı, adı gibi Barış canlısı bir insan olan ve her şarkısında insanlara güzel mesajlar vermeyi tercih edip bunu da çok güzel bir şekilde başaran,’7’den 77’ye herkesin gönlünde taht kuran, sanatı hem sanat hem de toplum için yapan sanatçı rahmetli Barış Manço’ya aittir. Ben dünyaya gelmeden 3 dönüş önce çıkan şarkı, sözleriyle, müziğiyle gerçekten çok güzeldir.

Ben de bu şarkıyı bilmeyenler varsa aktarmak, bilenlere hatırlatmak ve ondan yola çıkarak bir şeyler söylemek istiyorum. Şarkının giriş kısmı şöyledir:

‘Kendimi bildim bileli yollarda tükettim koskoca bir ömrü

Bir uçtan bir uca gezdim şu fani dünyayı

Okumuşu, cahili, yoksulu, zengini hiç farkı yok hepsi aynı

Sonunda bende anladım hanyayı Konya’yı’

Evliya Çelebi’ye nispetle nam-ı diğer ‘Barış Çelebi’ olan Barış Manço, hazırladığı televizyon programlarıyla dünyanın birçok ülkesine gitmiş ve sadece müzik alanında değil birçok alanda sanatçılığını göstermiştir. Bu parçanın da ilk dörtlüğünde bunu dile getiriyor ve hangi diplomalara sahip olursa olsun, hangi mevkide olursa olsun veya ne kadar maddi zenginliğe sahip olursa olsun yüreğinde ‘insanlık’ serveti bulunmayan herkesin, gözünde aynı olduğunu söylüyor.

‘Sanki insanlık pazara çıkmış ekmek aslanın ağzında

‘Bir sıcak çorba içer misin?’ diyen yok

Dört duvarı ören çatısını kapatıp içeriden kilitlemiş kapıyı

Bir döşek de sana serelim buyur diyen yok’

 Küreselleşen ve adeta büyük bir köy haline gelen günümüz dünyasında ne yazık ki, insanlar için en önemli şeyler sıralamasında en üst seviyeleri ‘en kısa yoldan nasıl köşeyi dönerim, karşı cinsi nasıl daha iyi şekilde elde ederim, diğerlerine nasıl kendimi daha iyi övebilirim’ gibi sorular çekmekte. İnsanlar kendilerinden başka hiçbir canlıya değer vermiyor ve onlara güvenmiyor. Çünkü kendileri de başkalarına güven veremiyor. Kendisine, etrafına, göğe bakıp hiç düşünmüyor, sorgulamıyor, sorgulatmıyor. Programlanmış bir robot gibi etrafındaki herkes ne yapıyorsa aynısını yapıyor. Çoğunluğun yaptığı şeyi mutlak doğru olarak görüyor. Hal böyle olunca hayatı yavan, kuru, yüzeysel ve anlamsız oluyor. İşte bunlar sonucunda sanatçının bu dörtlükte söylediği gibi ‘insanlık pazara çıkıyor’..

‘Tek bir soru: ‘Hemşehrim memleket nire?’

‘Bu dünya benim memleket’

‘Hayır anlamadın, hemşehrim esas memleket nire?’

‘Bu dünya benim memleket’

Tövbe, tövbe, tövbe’

Evet, şarkının en çok tekrarlanan ve vermek istenen mesajı en iyi şekilde veren kısmı işte burası. Günlük hayatta en çok karşılaştığımız sorulardan bir tanesidir; ‘Nerelisin, memleket neresi?’ sorusu. Hatta bu soruya verilen cevap İstanbul, İzmir veya Ankara gibi büyük bir şehirse ‘Aslen nerelisin, esas memleket neresi?’ diye bir soru daha gelir. Buraya kadar hiçbir sorun yoktur. Bunlar gayet doğal konuşmalardır. Fakat verilen cevap üzerine söylenen şu cümleler gerçekten hiç de iyi değildir; ‘Hmm, oranın insanı çok iyidir/oranın insanı çok dedikoducudur/oranın insanı çok kibirlidir/oranın insanı çok kıskançtır/oradan hiç iyi insan çıkmaz’ vs. Diğer dörtlüğe de bakıp niye iyi olmadığını öyle söyleyelim.

‘Kardeşlik ve eşitlik üzerine uzun uzun nutuklar çekip

Niye senin derin benden daha koyu diyen çok

Kaşının altında gözün var diye silahlanıp ölüme koşarken

Kalan dul ve yetim ne yer ne içer soran yok’

 Hangi zamanda, hangi toprakta, hangi renk ve cinsiyette, hangi anne-baba aracılığıyla dünyaya geleceğini kesinlikle seçemeyen bir insanın, yine dünyaya geliş sürecini aynı şekilde yaşayan, bunların hiçbirisi elinde olmayan başka bir insanı bu kriterlerden dolayı aşağılaması, ötekileştirmesi veya kendini üstün görmesi gerçekten de çok komik bir durumdur. Hiçbir insan nerede dünyaya geleceğini seçemez. Fakat nedense insanlar ‘memleketçilik’ yapmaya çok heveslenir. İnsanlar kendi memleketini –veya ırkını, ülkesini- diğerlerinden üstün görüyor. Başkalarını rengi nedeniyle, milleti nedeniyle dışlıyor. Kendisini de belki başkası dışlıyor. İşte bu şarkının de vermek istediği temel mesaj bu. Memleket insanın doğduğu yerse, bu dünya bizim memleketimiz olmalı. Çünkü biz dünya üzerindeki her yerde doğma potansiyeline sahiptik. İşte bu yüzden bütün dünya bizim memleketimiz olmalı. Hatta insan değil de başka bir canlı olarak dünyaya gelebilirdik. Bütün canlılara karşı adil olmalıyız. Tüm genellemeler yanlıştır, hatta bu bile. Bu nedenle bunları genelleme yapmak adına asla söylemiyorum. Diyorum ki; memleketli olmak sorun ve suç değil, ‘memleketçi’ olmak sorun, ‘memleketçilik’ yapmak suç. Bir ırktan, ülkeden, cinsiyetten olmak ve ırkını, ülkeni, cinsiyetini sevmek kadar doğal bir şey yok fakat ‘ırkçılık, milliyetçilik, cinsiyetçilik’ yapmak kadar da mantıksız bir şey yok.

Bugün 12 Şubat, Kahramanmaraş’ın düşman işgalinden kurtuluşunun yıldönümü. Bir Kahramanmaraşlı olarak memleketimi çok seviyor ve onunla gurur duyuyorum. Fakat ‘memleketçilik’ yaparsam da çok büyük bir yanlış yapmış olacağımı biliyorum. Zaten dünyada da sorunlar temel olarak ‘memleketçilik’ yüzünden çıkmıyor mu? Maraş da 97 yıl önce ‘memleketçilik’ yüzünden işgal edilmedi mi? Dünyaya hâkim olmak isteyen karanlık güçler ‘memleketçilik’ yapıp kendi zihniyetinden başka zihniyette olanları ezmek ve yok etmek istemiyor mu? Gariptir ki; başkalarına yaşam hakkı tanımayan, doyumsuz olan, sadece kendisini düşünen, bencil, dünyayı kirleten insancıklarla; hangi düşüncede, inançta, cinsiyette, dinde, mezhepte olursa olsun kendisine alçakça saldırmamış, kendisine hakaret etmemiş herkese saygılı, kimseyi elinde olmayan şeyler yüzünden yargılamayan, hiçbir canlıya zarar vermeyen, paylaşımcı, düşünen ve iyi kalpli insanlar aynı ‘memleket’ten. Bu yüzden hiçbir memleket (millet, ülke) için toptan iyi veya toptan kötü diyemeyiz.

Başka garip bir şey daha var.

Göklerin, yerin ve bu ikisi arasındaki her şeyin Rabbi olan ve âlemlere bir öğüt, bir ışık, bir rehber olsun diye kendisinin sözü olan Kitap’ı gönderen Allah, o Kitap’ta milliyetçilikle ilgili bakın ne buyuruyor:

‘Ey insanlar! Şüphe yok ki biz sizi bir erkek ve dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız, tanışıp kaynaşmanız için sizi boylara, kabilelere, milletlere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, ‘O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır / O’nun rızasını kazanmaya en çok çalışanınızdır. Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdar olandır’ (Hucurat/Hücreler Suresi, 13. Ayet)

Çok şaşırdınız değil mi? Ben şok bile olmuştum. Bizi biz yapan Varlık, bizleri tanışıp kaynaşmamız için, bütünleşmemiz için milletlere ayırdığını söylerken, bizler birbirimize düşman olmak için milletlere ayrıldığımızı zannetmişiz. Zannetmişiz diyorum çünkü ortada başka hiçbir sebep yokken neden ırkçılık, milliyetçilik, memleketçilik yapalım, ‘elin gâvuru, elin şuralısı, elin buralısı, Allah’ın unuttuğu yerden olan’ falan diyelim değil mi? İşte bu gerçekten çok garip.

Hayır, hayır. Hiç de öyle zannettiğimizden değil. Sadece geçici dünya hayatının geçici menfaatlerinden. Çünkü onlar söz konusu olunca alemlerin Rabbi’nin buyurduğunun (haşa) pek bir önemi kalmıyor.

Şarkının son kısmını da söyleyelim de eksik olmasın.

‘Barış garibim bulamadı çözümü oturdu etti bunca sözü

Gelin hep beraber anlaşalım diyen yok

Zaten paramparça bölünmüş ve yaşanmaz olmuş dünyamız

Daha fazla kesip bölmeye hiç gerek yok’

Rahmetli Barış Manço’ya bir kez daha teşekkür ediyoruz.

Umuyorum ki, insanlar bir gün asıl önemli olan şeyin ‘savaş’ değil, ‘BARIŞ’ olduğunu idrak eder. Bizler de bunun için elimizden geleni yapmalıyız. Rahmetli Mustafa Kemal Atatürk’ün de dediği gibi; ‘Yurtta barış, dünyada barış’ deyip, kalbimizi bozmadan, inancımızı yitirmeden ümitle mücadele etmeli ve Güneş doğduğunda bir kez daha şükretmeliyiz.

Ve -bize saldıranlar dışında-, mücadelemizi silahla değil, bilimle, fenle, teknolojiyle, sanatla, sinemayla, müzikle, tiyatroyla, operayla, akademiyle, kültürle, akılla; insanlıkla, onurla, namusla, şerefle, ahlakla, kalple ve en önemlisi de insanlıkla yapmalıyız..

Kötüler kısa vadede kazanıyor gibi görünse de, iyi olan tarafın uzun vadede mutlaka kazanacağını unutmayalım..

Saygılarımla..

 

SÜLEYMAN KAAN 

 

(NOT: Bu yazı şahsımın bir yerde yayımlanacak ilk yazısıdır. Bu yazıyı, beni buna teşvik eden, tarafsız olmayı değil ‘haklı’nın ve ‘Hakk’ın tarafında ‘taraf olmayı’ seçen, bana birçok şey öğreten ve öğrenmeme vesile olan sevgili babam gazeteci Mustafa Şirin’e ve onun şahsında bütün aileme ithaf ediyorum. İyi ki varsınız…)

Etiketler :
HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Reklam Reklam Reklam Reklam Reklam
SON DAKİKA HABERLERİ
Reklam Reklam Reklam Reklam Reklam
İLGİLİ HABERLER